Vatan Borcu, Namus Borcu

En küçük bir askerlik anısından dahi bahsetmeyeceğimi söylediğim halde, bu metni neden yazmış olduğumu az çok anlayacağınızı umuyorum. 30 yaşında asker olmak, neresinden bakarsanız bakın zor bir şey. Bu nedenle sivil hayatımda sıklıkla kullanmış olduğum “akıl-mantık-duygu” üçlüsünü nizamiye girişinde bırakarak teslim olmuştum. 19-22 yaş aralığında, neden öldüklerini dahi bilmeyen çocuklarımıza olan borcumu ödeyecektim. Gerisi de teferruat zaten. Son 3 yıldır doğru dürüst sakal traşı olmamışken, her sabah 05:45’de uyanarak yüzümü doğramak suretiyle bir nevi disiplin altına sokmaya başlamıştım kendimi. Yüzlerce insanla “fiziksel olarak” aynı görüntüye sahip olmak çok başka bir şey. Kısa dönem olduğumuz için belirli bir kültür seviyesinde olacağını düşündüğüm asker arkadaşlarımız hakkında ilk 5 gün içerisinde yanılgıya uğramış olmam da ayrı bir duyguydu. Okumanın cahilliği alıp, eşşekliğin baki kaldığını belirten atasözü yazarımıza da taşı gediğine koyduğu için bir teşekkür etmek gerek herhalde. Öyle ki arkadaşıyla beraber almış olduğu görevi yerine getirmemek için binbir türlü çakallık yapmak nereden bakarsanız şerefsizliktir. Yemek yapmak, yemeği yedirmek, alay temizliği vs. gibi bizim yaş ve konumlarımıza ağır gelecek görevlerdi bunlar. “akıl-mantık-duygu” üçlüsünü bir kenara bırakınca çok da zor olmadığını söyleyebilirim.

Sivil hayatımızda “yöneten” vasfına sahipken, “yönetilen” konumunda olmak elbette ki kolay değil. 22 yaşında egolarını tatmin etmeye çalışan bir çocuğa komutanım demek, nereden bakarsanız bakın kabul edilebilir bir şey değildi. Ama öyle olmak zorundaydı. Bununla birlikte komutanlarımızın rütbeleri yükseldikçe, anlayış mekanizmasının daha iyimser olduğunu gördük. Her sabah ve akşam, bir sıkıntımız olup olmadığını soran, sorunlarımızı not alarak en geç ertesi güne kadar çözüme kavuşturan komutanlarımıza ne kadar teşekkür etsek azdır. Özellikle tabur içtimalarında kendi tabiriyle goygoy yapan İlker üsteğmenimiz ve evinden hoparlör getirerek televizyon izlememizi sağlayan Barış binbaşımıza sonsuz teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Hiçbir zorunluluğu olmadığı halde birkaç akşamda bir koğuşlarımızı ziyaret ederek yakın ilgi göstermeleri ve sorunlarımızı çözme konusunda gösterdikleri hassasiyeti bilmeniz gerektiğini düşünüyorum. Bununla birlikte genel anlamda merak edilen “inanç serbestliği” konusunda da her şeyin pozitif olduğunu bilmelisiniz. Portakala inanan insanla, ibadetlerini yerine getiren insan aynı değerdedir TSK çatısında.

“Her Türk asker doğar” cümlesi 400.000 asker kaçağı nedeniyle sadece bir klişe olarak kalıyor hafızalarımızda. Benim vatana bir borcum yoktu. Yazının başında da belirttiğim gibi gencecik çocuklarımıza olan borcumu ödüyorum. Bu vazife sırasında bizlere gösterilen kolaylığı, sizlerin bilmesini sağlamak da bu borcun küçük bir tahsilatıdır.

Dz. Mhf. Er Yenal SARAL

2013/3 – 7283

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir